Orta kademe yöneticilerin yönetim anlayışı

Orta kademe yöneticilerin yönetim anlayışı

Nasıl iyi yönetici olunur konusunda çeşitli eğitimler, seminerler düzenlenir, çeşitli aktiviteler yapılır, case study şekilinde çeşitli oyunlar oynanır. Bütün bu faaliyetlerde, dünyadaki gelişmeler paylaşılır, iyi örnekler kötü örnekler karşılaştırılır, analizler yapılır, akademik yaklaşımlar açıklanır. Hepsi daha iyi yönetici olabilmek için.

Bunca çabaya rağmen yine de her ülkenin kendine özgü bir yönetim anlayışı, yönetim şekli ve alışkanlıkları vardır. Bugün ülkemizdeki orta sınıf yöneticileri ele alarak onların davranış şekilleri üzerine eğilelim.

Çok çalışmayı severler. Mesai saatlerini aşan tempolarda çalışırlar. Ancak iş strateji üretmeye gelince pek bir şey yapamazlar. Nedense fazla çalışmayı marifet görürler ve hep neden daha başarılı olamadıklarını sorarlar.

Şirketin ya da bölümünün stratejik amaçlarını belirlemeden çalışanlarına hedef koyarlar. Stratejik planlama bugün dünyada en çok kullanılan bir yönetim aracıdır. Ancak onlar buna hep mesafeli dururlar. Oysa vizyon belli değilse stratejik amaçlar belirlenemez. Amaç belli değilse hedef koymanın da bir anlamı yoktur.

Kendi zekalarına aşırı güvenirler. Ancak bu zekalarını bilgiye ulaşma ve onu yönetme doğrultusunda kullandıkları pek söylenemez. Bu yüzden de giderek daha hızlı ve karmaşık hale gelen iş dünyasında hep sezgileri ile hareket etmek zorunda kalırlar. Ancak zamana ayak uyduramadıkları için sezgiler de yanılgıya dönüşmektedir.

Danışman kullanmayı pek istemezler. Danışmanın, bir dış gözlemci olduğunu, işletme körlüğünü aşmada katkı sağladığını, yönetim araçlarının etkin kullanımı konusunda yardımcı olduğunu hiç düşünmezler.

İstatistiklerden hoşlanmazlar. Üretim, satış, toplam kalite, insan kaynakları, daha birçok noktadan yığınla veri ulaşır ellerine. Ancak bu veriyi ne analiz edeler ne de ettirirler. Oysa veri ancak analiz edilirse bir güç oluşturur. Aksi halde kaynaklar boşa kullanılmış olur.

Başarının deneme ve yanılma ile geleceğine inanırlar. Oysa dünya değişiyor. Hem de inanılmaz bir hızda. Okuyarak ve öğrenerek elde edilecek öylesine farklı teknikler var ki.

Kurumsallaşmayı çok isterler ama ne olduğunu pek bilmezler. İş süreçlerinin belirlenmesi, süreç sahiplerinin görev tanımlarının yazılması, süreç uygulama talimatlarının hazırlanması, vizyon, misyon, değerler ve stratejilerin belirlenmesi onlara yabancı konulardır.

Değişim konusunda da hep mesafelidirler. Değişimi yönetmenin bir takım kurallara bağlı olduğunu bilzmezler. Değişimin sadece kendi deneyimleri ile olacağına inanırlar. Gördükleri dirence de bir anlam veremezler. Oysa, değişime direnç göstermenin doğal olduğunu, önemli olanın bu direnci bilinçli olarak yönetmek olduğunu bilmezler.

Toplam kalite çalışmalarını, toplam kalite belgesini almak istedikleri için yaparlar. İnandıkları için değil. Oysa vizyonun, tüm çalışanlar için ortak bir gelecek hayali olduğunu ve bunu kabul ettirmenin de kendi sorumluluğu olduğunu bilmezler.

Bunun dışında daha başka özellikler de sayılabilir. Örneğin üretim konusunda başarılıdırlar ama yönetim araçlarını etkin kullanma becerileri yoktur. Kendisinden daha iyi olanı pek yanında barındırmak istemezler. Kendi yerine yönetici yetiştiren pek fazla yönetici yoktur. Yetkilerini delege etmekten kaçınırlar. İnisiyatif kullanılmasını istemezler. Daha iyi birinin koltuğuna oturacağı korkusu yaşarlar. Bireysel girişim konusunda başarılı olsalar da kollektif başarıyı yakalamakta güçlük çekerler.

Bütün bu açıklamalar gösteriyor ki batı dünyası daha çok aklı ile yönetirken, biz sezgilerimizle yönetmeye çalışıyoruz. Keşke akıl ve sezgilerimizi birlikte kullanabilsek.

YORUM EKLE