DÜNYANIN SAHİBİ MİYİZ?

Hepimiz doğarız, bebeklik ve çocukluk dönemlerimizi yaşar ve büyürüz. Çocukken, büyüdüğümüzde mutlu olacağımızı düşünürüz. Ama büyüdüğümüzde hep çocukluğumuzda ki o mutsuz ve can sıkıcı sandığımız ama aslında mutluluğun zirvesinde olduğumuz o günleri ararız. Peki, bizi büyüdüğümüzde mutsuz eden nedir? Bu soru anlamlı olduğu kadar kafa kurcalayıcı bir özelliği de sahiptir. Çünkü bu soruya çoğumuz, bırakın cevap vermeyi üzerinde bile düşünmek istemez. Ama biz bugün bu sorunun cevabını arayacağız.

İnsanlar bebekken ve çocukken küçük şeylerle mutlu olmasını bilirler. Bebekken biraz uzağımızda duran ve ulaşamayacağımızı sandığımız oyuncağı anne babamız bize verdiğinde mutlu olurduk. Çocukken bir yakınımız veya komşumuz elimize bir şeker veya çikolata tutuşturduğunda mutlu olurduk. Dünyalar bizim olurdu. Ama biz daha büyürken içimizi bir para ve mal edinme hırsı basıyor. Daha sonra bu hırs biz büyüdükçe bizimle beraber büyüyor. Bebekken ulaşamadığımız oyuncağa ulaştığımız zaman sevinen, çocukken bir şeker veya çikolata ile mutlu olan biz, büyüdüğümüzde banka hesabımız para ile dolu olsa da lüks bir evimiz ve arabamız olsa da mutlu olamıyoruz. Çünkü doymak bilmiyoruz. Hep daha fazlasını arzuluyoruz. Daha fazla para, ikinci bir ev, ikincisi olsa üçüncü bir ev, daha lüks bir araba, en son çıkmış teknoloji harikası diye adlandırılan telefon arzuluyoruz. Biz güveni, mutluluğu ve huzuru hep yanlış adres olan parada, malda ve ikisinin birlikte bize sağlayacağı iktidarda arıyoruz. Bizler farkında olmadan hep yanlış adreste dolaştığımız için mutlu olamıyoruz. Üstat Necip Fazıl’ın güzel bir sözü vardır: “Aldığımız nefesi bile geri veriyorsak, hiçbir şey bizim değildir.” der üstat.

Ben bu para, mal ve ikisinin bize sağlayacağı iktidar hırsı olayına bir de değişik açıdan yaklaşmak istiyorum. Hepimiz güveni, huzuru ve mutluluğu parada, malda ve ikisinin bize sağlayacağı iktidarda arıyorsak, o zaman insanların paramız ve malımız olduğu sürece bizlere değer vereceğini düşünüyoruzdur. Bu düşünceme şimdi çoğunuz isyan ediyorsunuzdur. “Böyle şey olur mu?” diyorsunuzdur. Ama insana verilen değer mutlaka bir nedene bağlıdır. Bu neden para, mal, menfaat, sevgi veya herhangi bir şey olabilir. İşte bu neden ortadan kalkarsa o insana verilen değerde son bulur. Dolayısıyla para ve malımızı yitirirsek, insanların bize vermiş olduğu değeri de yitiririz. Bizi büyüdüğümüzde mutsuz eden işte farkında olmadığımız bu düşünce ve bu düşüncenin bizi yönlendirdiği para, mal ve iktidar hırsıdır.

İnsanlar büyüdüklerinde mutlaka mutsuz mu olurlar? Elbette hayır. Hayatta mutluluğu elde etmenin yolları da var. Şimdi bu yolların neler olduğunu inceleyelim. Paylaşımcı olmak. Günümüzde ne kadar yadırganan bir kelime değil mi? Ben malı mı neden başkalarıyla paylaşayım? O da çalışsın ve kazansın. Bu çok yanlış bir düşüncedir. Şunu unutmayalım ki paylaşmak mutluluğun anahtarıdır. Paylaşınca biz mutlu oluruz. Paylaşımda bulunduğumuz insan ise hem mutlu olur hem de umutlu olur. Bir de paraya ve mala o kadar çok odaklanmışız ki paylaşmak deyince sadece para ve mal paylaşımını anlıyoruz. Oysa insan bilgisini, sevgisini, sevincini, acısını da paylaşabilir. Mutluluk, bir hastayı ziyaret etmektir. Küçük bir çocuğun başını okşamaktır. Annemizin babamızın gönlünü hoş tutmaktır. Ne olursa olsun insanların bizi gerçekten sevdiğine ve değer verdiğine inanmaktır. Yukarıda verdiğim örneklerde benim dikkatimi çeken bir husus oldu. Bizler mutluluğu ne kadar büyük şeylerde arasak da mutluluk hep küçük şeylerde saklıdır.

Sözün özü para, mal, ihtiras ve iktidar hep acizliğimizi örtmek için aradığımız kılıflardır. Dünya bizim olsa da bizim de bu dünyada bir sonumuz var. O son geldiği zaman ve biz mezara götürülürken ayağımıza bir çorap bile giydirilmesine müsaade yoktur. Demek ki dünyanın sahibi biz değiliz. Gönlümüzü açabiliyorsak insanlara en zengin ve en mutlu insanızdır.

 Yazar

 Şener KOŞTU

YORUM EKLE